Ludwig Andreas Feuerbach
Ludwig Andreas Feuerbach, (1804 - 1872) Alman filozof ve ahlakçı. Marx üzerindeki etkisi ve humanist ilahiyat görüşleri ile ünlenmiştir.
19. yüzyıl Alman materyalizminin ilk düşünürü olan Feuerbach'ın temel eseri Hıristiyanlığın Özü'dür. Felsefesi ya da karşı felsefesi, bir hümanizm ve doğalcılık şeklinde gelişen, dine ilişkin eleştirisi, insanlıkla ilgili doğruların bilinçsizce yansıtılmasını ifade eden Feuerbach, felsefeye önce Hegel'in nesnel idealizmini benimseyerek başlamış, fakat daha sonra tinselcilik-maddecilik karşıtlığında, maddeciliğin tarafında olmuştur.
Hayatı ve Düşüncesi [değiştir]
28 Temmuz 1804’te Landshut, Bavyera’da doğdu. 13 Eylül 1872’de, Rechenberg’de öldü.
Hukukçu Paul von Feuerbach’ın dördüncü oğlu olan Ludwig Feuerbach’ın Berlin’deki 2 yıl süreyle Hegel’in yanında felsefe öğrenimi yapabilmek için ilahiyat çalışmalarını bıraktı. 1828’de Doğa bilimi öğrenimi yapabilmek için Erlangen’e gitti. 2 yıl sonra da "Gedanken über Tod und Unsterblichkeit" adlı ilk kitabını Hegel'in ölümünden bir yıl önce imzasız olarak yayınladı.
1839'da "Hrıstiyanlık Özü"nü yayınladı. O sıralar Alman düşünürleri Hegel'i tartışıyordu. Ruhçular onu ruhçuluk alanına, maddeciler de maddecilik alanına çekiştiriyorlardı. O Kant'ın yasağını çiğnemiş mutlağın alanına girmişti. Düşüncenin doğadan önceliğini savunmuştu.
Maddeciler de mutlağın yani insan düşüncesinin uğraştığı ilk ve son gerçeğin, doğanın üstünde değil, doğanın içinde olduğunu söylemesine ilgi duydular. Herakleitos gibi diyalektikciydi. Bu uzlaşmalar, yeni karşıtlıklar ve yeni uzlaşmalarla, gitgide varlığın bilincine erişecekti. Bu erişmeyse, gerçek özgürlüğü doğuracak olan bir sonuçtu. Mutlak varlığın kendi bilincine erişmesiyle aydınlanacaktı.
Bütün sorunları çözdüklerini sanan felsefe sistemleri dağılıyordı. Kant'ın sınırladığı rasyon tekrar özgürleşiyordu. Küçümsenen us etkilediğinden etkilenmek yoluyla diyalektik metotla gerçeğe doğru yaklaşmaktaydı.
Feuerbach "Gelecek Felsefesinin İlkeleri" Hegel’den 13 yıl sonra yayınlandı."Temel doğadır. Doğanın dışında hiçbir şey yoktur. Her şey gibi, düşünce de, doğanın ürünüdür. Düşünce, maddî bir organ olan beyinden çıkmaktadır. Bence maddecilik insanın varlık ve bilgi yapısının temelidir. Ama bir fizyolojistin, bir naturalistin anladığı gibi, varlık yapısının kendisi değildir. Maddecilikle geride beraberim ama, ilerde beraber değilim."
O yıktığı dinlerin yerine aşk dini koymak ister. O temeli maddeye dayanan bir idealisttir. Aşkı, maddi bir çekim olarak değil, bir insanlık ideali olarak ele alır. Hegel gibi diyalektiği maddede değil düşüncede bulur. "İnsanlar sevişiniz, gerçek din sizin bu sevgilerinizdedir. Varlığınız, aşkınızla biçimlenecektir."
Ona göre dinin gerçeği aşktadır. Önceleri insanlar, kendi niteliklerininin fantastik yansımaları olan tanrılar yaratmışlardı; ama tanrılar, insanlık düzenini kurmaya yetmediler. Oysa Feuerbach'a göre, bu düzeni kuracak olan, insanın başka insanlara karşı duyduğu bağlılıktır. Bu bağlılık, en yetkin biçimine aşkta ulaşır. Hele cinsel aşk, bu duygusal insan bağlılığının en yoğunlaşmış biçimidir. Dostluk, acıma, vaz geçme, coşkunluk gibi çeşitli eğilimler, yetkinliğini cinsel aşkta beliren aşkın çeşitli görünüşleridir. İnsanlar arasındaki bütün sorunlar aşkın gücüyle çözülecektir. Aşkı kutsallaştırmak gerekir. İnsanlar, böylelikle, bütün acılarından kurtulacaklardır. Din, Latince bağlamak anlamındaki (Religare) sözcüğünden gelir. Şu halde, din sözcüğünün ilk anlamı bağdır. Bundan ötürü insanlar arasındaki her bağ, bir dindir. Din sözcüğünün etimolojik anlamı gerçeği ortaya koymaktadır. Ama bu din, ruhçu bir temele değil, maddeci bir temele oturmaktadır. Temel doğadır. Her şey gibi, din de, doğanın ürünüdür. Varlık yapısının temeli maddedir ama, kendisi düşüncedir. Varlık maddeden çıkıyor ama ruhla gelişiyor, varlıklaşıyor. Maddelerin oyunu bitmiştir artık.
L.Feuerbach'a göre tanrı, insan zihninin bir yansıtmasıdır. O'na göre, duyu verilerine konu olan ve böylece dışımızda (bizden bağımsız bir şekilde) var olan nesnelerden farklı olarak dini inancın nesnesi olan Tanrı insanın içindedir.
Ona göre mutluluk eğilimi insan yapısının doğal bir eğilimidir. İnsan doğarken mutluluk eğilimini insan yapısının doğal bir eğilimidir. İnsan, doğarken mutluluk eğilimiyle birlikte doğar. Mutluluk eğiliminin ahlakiliği bu yüzdendir. Yine bu yüzdendir ki her ahlakın temeli mutluluk eğilimi olmalıdır. Ama mutluluk eğilimi başı boş bırakılamaz elbet. Onu düzenleyen iki doğal kısıtlayıcı vardır:
- Eylemlerimizin kendimizdeki sonuçları: Mutluluk eğilimimizi başı boş bırakıp, örneğin içkiyi fazla kaçırırsak hastalanırız. Böylelikle de kendi eğilimimizi, kendimizden dolayı, kendimiz kısıtlarırız.
- Eylemlerimizin toplumdaki sonuçları: Mutluluk eğilimimizi başı boş bırakırsak başkalarını mutluluk eğilimlerinin sınırına gireriz. Bu halde başkaları, kendi mutluluk eğilimlerimizi savunarak bizim mutluluk eğilimimizi bozarlar. Böylelikle de kendi eğilimimizi, yine kendimizden dolayı, kendimiz kısıtlarız.
Hem kendimiz, hem de başkaları, elbirliğiyle mutluluk eğilimimizi düzenlerler, aşırılıklara engel olurlar. Bu iki sürümün dışında mutluluk eğilimimizin hiçbir engeli yoktur, keyfince yol alabilir. Anlaşıldığına göre, mutluluğumuzu, yine kendi mutluluğumuz düzenlemektedir. Kendi mutluluğumuzu bozmadıktan sonra mutluluk eğilimimizin yöneldiği yer yol ahlakıdır. Toplumsal sonuçlar, kendi mutluluğumuzun tadını kaçırdıklarından dolayı kısıtlayıcıdırlar.
İnsanın tanrıya tapmasını yasaklayan maddeci Feuerbach'ın karşısına dikilen, insanın insana tapmasını emreden ruhçu Feuerbach.
Hristiyanlığın özündeki görüşlerinin ürünü olarak tanrı insanın içedönük doğasının dışadönük bir izdüşümü haline geliyordu. Kitabının Marx’ı önemli ölçüde etkileyen ilk bölümünde Feuerbach dinin gerçek ya da antropolojik özünü çözümledi. Tanrıya yüklenen çeşitli nitelikleri tartışarak bunların insan doğasının farklı gereksinmelerinin karşılığı olduğunu ileri sürdü. 2.Bölümde dinin sahte ya da ilahiyata ilişkin özünü ele alarak tanrının insandan bağımsız bir varlığı olduğu görüşünün, vahiy ve kutsal nesnelere inanmaya yol açtığını, bunların da istenmeyen bir dinsel maddeciliğin parçaları olduğunu ileri sürdü.
Feuerbach ateist olmadığını söylemekle birlikte, hristriyanlıktaki tanrının bir yanılsama olduğunu iddia etti. Din görüşlerini felsefi ve diğer disiplinlerle birlikte ele alması Hegel’in ilkelerini yarı-dinsel olarak görmesine ve Marx’ın daha sonra 1845’te "Thesen über Feuerbach"da eleştireceği bir tür materyalizmi benimsemesine yol açtı. 1848-1849 devrim, karşıdevrim yıllarında dini tutuculuğa saldırıları yüzünden birçok devrimci tarafından kahraman olarak görüldü.
Feuerbach en çok hristiyanlığa karşı olan yazarları etkiledi. "Das Leben Jesu kritisch bearbeitet" adlı şüpheci eseri David Friedrich Strauss ve Feuerbach gibi doğalcılık adına Hegelcilik’ten vazgeçen Bruno Bauer bunların başlıcalarıydı. Bazı görüşleri de daha sonraları Almanya’da kilise ile devlet arasındaki mücadelede aşırı ucun temsilcileri ve kapitalizme karşı mücadelenin önderleri tarafından benimsendi. Daha sonraları ise Marx tarafından belirtildiği gibi (8. ve 11. tezler) toplumsal gelişim içindeki "özne"yi edilgen hale getirmesinden dolayı eleştirilmiştir.
.
Ağabeyini kaybettiği yıl liseden mezun olan Lenin, Kazan Üniversitesi'ne girdi. Üniversiteye başlamasından kısa süre sonra da Rus Devrimini destekleyen bir öğrenci örgütüne katıldı. 1888-1889 yılları arasında hukuk eğitimi devam ederken bir yandan da erken dönem Rus Edebiyatı konusunda kendini geliştiriyordu. Üniversite yıllarında Latince ve Yunanca'nın yanında, Almanca, Fransızca ve İngilizce de öğrendi, Karl Marx'ın "Das Kapital" adlı eserini okudu. Ardından 1892 yılında hukuk alanında diplomasını aldı. Mezuniyetinin ardından Volga Nehri'nin yakınlarında bir Tatar köyü olan Samara'da bir süre avukatlık yaptı. 1893 yılında St. Petersburg'a yerleşerek Marksist gruplara katıldı.
Rus devrimine yardımcı olabilecek kişilerle görüşmke üzere Avrupa'ya kısa seyahatler yaptı. 1895 yılının başlarında "Rabochye Delo" adlı bir illegal gazetenin yayınlanması için çalışıyordu. Ancak 7 Aralık 1895'te tutuklandı. 14 ay hapis yattıktan sonra Sibirya'daki Shushenskoye köyüne sürgüne gönderildi. Adından 1898'in Temmuz ayında kendisi gibi bir devrimci olan Nadejda Krupskaya ile evlendi. Nisan 1899'da "Rusya'da Kapitalizmin Gelişmesi-Geniş Çaplı Sanayi İçin Bir İçpazarın Oluşma Süreci" yayımlandı. Sürgünde iken Julius Martov ile birlikte "Iskra" gazetesini kurdu. Devrim hareketi için yazdığı kitaplarda ve makalelerde "Lenin" ismini kullanmaya başladı.
1900 yılında cezasının sona ermesinden sonra Pskov'a yerleşti. Rusya'da ve Avrupa'da birçok seyahat yaptı. Londra, Zürih, Cenevre, Münih, Prag ve Manchester gibi şehirlerde bir süre bulundu. Ardından Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi'nde aktif görev almaya başladı. 1903 yılında "Ne yapmalı" adlı kitabının etkisiyle parti içinde bölünmeler başladı.Bu kitap Rusya için bir dönüm noktası oldu. Kitap, işçiler arasında yayılmaya başladı ve Rusya'da sosyolist devrimin temelleri atıldı. Kitabın yayınlandığı yıl önce Londra'da daha sonra Genevre'de parti konferansları düzenledi. Bu bölünmeden dolayı "Iskra"dan ayrıldı. 1903 yılında partinin ikinci genel kongresinde Menşevikler ile Bolşevikler arasındaki anlaşmazlık arttı. Lenin, partide Bolşeviklere önderlik etti. 1905 yılında "Vyperod" adlı yeni bir gazete yayınlamaya başladı.
22 Haziran 1905'te, St. Petersburg'da meydana gelen "Kanlı Pazar" olayı Rus devrim hareketinin bir anda hızlanmasına sebep oldu. Çar II. Nicholas'ın kuvvetlerini, hakları için yürüyüş yapan işçilerin üzerine göndermesi büyük bir katliama neden oldu. Bu olay Çarlık rejiminin yıkılması için bahane teşkil etti.
1906 yılında Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi'nin lideri konumuna geldi. Ancak güvenliğinden endişe ettiği için Finlandiya'ya gitti. Partinin beşinci genel kongresinde başkan olarak tekrar Lenin'nin seçilmesi yerini sağlamlaştırmasını sağladı. 1908 yılına gelindiğinde "Materyalizm ve Ampiryokritisizm" adlı çalışmasını yayımladı. Çalışmalarına Avrupa'da devam eden Lenin, 1912 yılında Prag'da parti konferansı düzenledi. Aynı yıl Bolşevikler kendilerine özel partilerini kurdular.
1914 yılının Ağustos ayında Almanya, Rusya'ya karşı savaş açtığını ilan etti. Böylece I. Dünya Savaşı'na Çarlık Rusya'sı da girmiş oluyordu. Bu olay üzerine Lenin, Rusya'dan ayrıldı ve Bern'e gitti. bir yandan savaş karşıtı çalışmalarını sürdürürken diğer yandan 1916 yılında "Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Noktası" adlı kitabını yayımladı. 1915 yılında Zimmerwald Konferansı'nı düzenledi. Burada lider konumunu yükseltmişti. Lenin'nin sevgilisi olduğu iddia edilen Inessa Armand gibi Rusya'yı terk edip Paris'e yerleşen ve sürgün hayatı yaşayan diğer Bolşeviklerle birleşti. Emperyalist bir düşünce ile çıkmış I. Dünya Savaşı'na destek veren Avrupalı Sosyal-Demokrat Partiler, Lenin'nin inancını kırmıştı. Avrupa'da Sosyalizmin daha hızlı yayılacağına inanıyordu. Bu olaylar Lenin'nin İkinci Enternasyonal'den ayrılmasına sebep oldu.
Bütün bunlar olurken I. Dünya Savaşı nedeniyle İsviçre'den çıkamıyordu. 1917 yılında II. Nicholas'ın devrilmesinden sonra Rusya'ya dönme girişimleri başarısızlıkla sonuçlanıyordu. İsviçreli komünist Fritz Platten, Lenin ve yandaşlarının Rusya'ya dönebilmeleri için Almanya ile anlaştı. Almanya'dan sonra İsveç'e geçen Lenin'nin İskandinavya'ya olan yolculuğu Otto Grilund ve Ture Nerman tarafından ayarlanmıştı.
Lenin, 1917'nin Nisan ayında Petrograd'a vardı ve hemen arkasından "Nisan Tezleri"ni yayımladı. Bu son yayını ile Bolşeviklerin lideri konumu sağlamlaştı. ülkeden uzak kalması nedeniyle Bolşeviklere muhalefet artmıştı. Hatta Lenin'nin Almanya'dan destek aldığı bile ortaya atılmıştı. Bu iddialara yanıt vermek için 17 Temmuz 1917'de Lev Troçki, Lenin'i savunan bir konuşma yaptı.
Temmuz ayında meydana gelen başarısız bir Bolşevik ayaklanmasından sonra güvenliği nedeniyle Finlandiya'ya gitti. fakat kısa bir süre sonra devrim hareketine devam etmek için gizlice Petrograd'a döndü. 24 Ekim 1917'de Petrograd'daki Kışlık Saray, Lenin ve adamları tarafından ele geçirildi. Böylece Çarlık yıkılmış ve Bolşevikler iktidarı ele geçirmiş oldu. Gerçekleşen sosyalist devrim, Sovyetler Birliği'nin kurulmasıyla neticelendi. 1922-1228 yılları arasında hazırlanan 5 yıllık kalkınma planı Sovyet rejiminin oturmasını sağladı. Bolşevik İhtilali'nin I. Dünya Savaşı'na etkileri de büyük oldu. İhtilal sonrası Rusya gibi büyük bir gücün itilaf devletlerinden ayrılması savaşın dengelerini altüst etmiştir.
Lenin, 8 Kasım'da Rus Sovyet Kongresi tarafından hükümet başkanı derecesinde olan "Halk Komiserleri Konsey Başkanı" seçildi. Bu sırada I. Dünya Savaşı devam etmekteydi. Almanların doğuya doğru sürekli ilerlemeleri ve Rus sınırını geçmeleri üzerine Almanya ile 3 Mart 1918'de Brest-Litovsk Antlaşması'nı imzaladı. Ancak bu antlaşma sonucunda Rusya batıda büyük toprak kayıpları yaşadı. Bolşevikler 19 Ocak'ta yapılan seçimleri kaybedince, partinin organı olan "Kızıl Muhafızları" kullanarak oturumu kapattırdılar. Bolşevik muhalefetlerini bu tarihten sonra sürgün bekliyordu. Artan karmaşa ortamında iç savaş çıkma durumuna gelindi.
Ancak Bolşeviklerin, Sosyalist Devrimci Parti'nin sol kanadı ile birlikte koalisyon kurması ortamı biraz yumuşattı. Muhaliflerin en karşı oldukları konu Almanya ile imzalanan Brest-Litovsk Antlaşması idi. Başka partiler ile birleşen devrimciler Bolşevik hükümetini devirme planları kuruyorlardı. Lenin'nin bu duruma tepkisi büyük oldu. Muhalif partilerin yöneticileri ve üyelerinin kimi hapsedildi kimi ise sürgüne gönderildi.
Bolşevik hükümetini karşıdevrimcilerden korumak amacıyla "Çeka" adı verilen gizli polis teşkilatı kuruldu. 1918 yılında Yekaterinburg'da ilerleyen muhaliflerin yönetimindeki "Beyaz Ordu" devrik çar II. Nicholas'ı ele geçirmeyi planlıyorlardı. Merkezi komite üyesi Yakov Sverdlov, çarın öldürülmesi gerektiğini savunmuştu.
14 Ocak 1918'de Petrograd'da Sosyalist Devrimci Parti üyesi Fanya Kaplan, Lenin'e suikast girişiminde bulundu. Bu Lenin'e karşı düzenlenen ilk suikast girişimi değildi. Sosyalist Devrimci Parti ve muhalifler tarafından suikast planları sıkça gündeme gelmekteydi. Ancak Fanya Kapla'nın girişimi Lenin'nin hayatının en çok riske girdiği suikast girişimi oldu. Açılan ateş sonucu kurşunlardan ikisi omuzuna, biri akciğerine isabet eden lenin, daha sonra iyileşmesine rağmen bu izleri hep taşıdı.
Bolşevikler, ihitilalden sonra kanlı bir şekilde iktidarda kalmayı sağlıyorlardı. Komünist rejime karşı olanlar ve devrim karşıtı gösterilenler hükümete karşı eylemde bulundukları gerekçesiyle ağır şekilde cezalandırılıyorlardı. Bu olaya "Kızıl Dehşet" denilmişti. Bu olaylarda rejimin savunucusu ve uygulayıcısı "Çeka" oluyordu.
1919 yılının Mart ayında Lenin ve diğer Bolşevikler diğer ülkelerden gelen Sosyalistler ile "Komünist Enternasyonal"i kurdu. Artık komünist rejim oturmuş hatta Bolşevik partisi önce "Rusya Komünist Partisi" ardından da "Sovyetler Birliği Komünist Partisi" adını almıştı.
Bir yandan Rusya'da iç savaş devam etmekteydi. Devrimcilerin yönetimindeki "Kızıl Ordu" ve karşıdevrimin yönetimindeki "Beyaz Ordu" arasında çatışmalar hızla devam ediyordu. Leon Troçki tarafından yönetilen "Kızıl Ordu" 1920 yılında "Beyaz Ordu"yu mağlup ederek iç savaşın son bulmasını sağladı. Ancak bu olaylar rejimin sert ve tutucu olmasına neden olmuştu.
İç savaşın son bulmasında sonra Lenin, devrimi artık batıya yaymak gerektiğine ve inanıyordu. O dönem bağımsızlığını yeni kazanmış olan Polonya Cumhuriyeti 18. yüzyılın sonlarına doğru Rusya tarafından ilhak edilen doğu topraklarını kontrol altına almaya başlayınca, bu bölgelerin kontrolü konusunda Bolşevik hükümetiyle karşı karşıya geldi Çatışmalar 1919 yılında Polonya-Sovyet Savaşı'na sebep oldu. Almanya'da devrimin sürmesini Lenin, bir fırsat olarak gördü. Rus Devrimi ile Alman Devrimi'nin komünist destekçilerini birbirine bağlamak için Kızıl Ordu'nun, arada kalan Polonya'yı sıçrama tahtası olarak kullanıp hem Almanya'ya hem de Batı Avrupa'daki diğer komünist hareketlere yardıma gitmesi gerektiğini düşünüyordu. Ancak Sovyet Rusya'nın Polonya-Sovyet Savaşı'nda yenilmesi üzerine bu planlar suya düştü.
Lenin, 1917 yılında yaptığı bir konuşmada emperyalist ve kapitalist güçlerin egemenliği altındaki devletlerin biran önce birlik olması gerektiğini söylemişti. Ancak bu ilkenin uygulanmasında ve istediği koşullarda bir birliğin yaratılmasında başarı sağlayamamıştır. 1920-1921 yıllarında, altı ulusal cumhuriyet Ukrayna, Beyaz Rusya, Gürcistan, Azerbaycan, Ermenistan ve Rusya Fedarasyonu arasındaki ilişkiler açık biçimde tamamlanmış değildi. Lenin bu birliğin sosyalist, enternasyonalist ilkelere uygun şekilde belirlenmesini istiyordu.
Gürcistan'ın birliğe katılım koşullarının müzakere edildiği dönemde, iç savaş sırasında da orada görev almış olan Josef Stalin ve Ordzhonikidze'nin bağımsızlık yanlısı Gürcistan Komünist Partisi'ne uyguladığı baskıları geç de olsa farkederek engellemeye çalışmıştı.Gürcistan meselesi ile ilgili Lev Troçki'ye ve Stalin'in hazırladığı ve sadece Ermenistan ve Azerbaycan'ın kabul ettiği Özerkleştirme Tasarısı'nın düzeltilmesi için de Kamenev'e "Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin Kuruluşuyla İlgili Tasarı" isimli mektubu yazmıştır. Sovyet projesinin Rusya Fedarasyonu’na katılma biçiminde değil, eşit cumhuriyetlerin birleşmesi biçiminde olması gerektiğini vurgulamıştır. Bu şekilde bir birliğin amacının diğer ulusların kapitalist emperyalizmden korunmasına da hizmet edeceği öngörülmüştür.
1921 yılındaki kıtlığın başlaması ve uzun süren iç savaş nedeniyle ülke harap düşmüştü. En büyüğü Tambov isyanı olan birçok köylü ayaklanması oldu. 1921 Mart’ında Kronstadt’da denizcilerin isyanı üzerine Lenin, savaş komünizmi politikasını sanayii ve özellikle tarımı yeniden yapılandırmak için "Yeni Ekonomi Politikası"nı düzenledi. Bu yeni politika, politik ve ekonomik gerçekliklerin tanınması üzerine inşa edilmiş ve aslında sosyalist idealden taktiksel bir geridönüştü.
Lenin, 1922 yılının Mayıs ayında geçirdği suikast girişimlerinin ve savaşın gerginliği sebebiyle ilk defa felç geçirdi. Sağ tarafı felçli kalan Lenin'nin aktif siyaset hayatı son buldu. Aynı yıl Aralık ayında geçirdiği ikinci felçten sonra durumu daha da ağırlaştı. 1923 yılında ise konuşma yeteneğini kaybetti ve yatağa bağımlı hale geldi. 1922 Nisan ayından itibaren partideki tüm yetkileri bıraktı ve eşine "Lenin'nin Vasiyeti" olarak adlandırlan yazılarını yazdırdı. Zinoviev, Kamenev, Buharin ve Stalin'i eleştirdiği bu vasiyette, merkez komitenin bu kişilere dikkat etmesi gerektiğini yazdırmıştı. Ancak bu kişiler hayatının son yıllarında Lenin'nin akli dengesinin yerinde olmadığını iddia ederek, bu mektuplara güvenilmeyeceğini belirttiler.
Vladimir Ilyich Lenin, 21 Ocak 1924'de 53 yaşında iken Gorki'de vefat etti. Ölüm sebebi olarak felç gösterildi. Ancak ölüm raporunda lenin'nin tüm doktorları bunu doğrulamadı. O zaman alınan bir kararla cesedi mumyalanacağından ciddi bir otopsi yapılamadı. Öldükten sonra cesedi mumyalanarak Moskova'da Kızıl Meydan'da "Lenin Mozolesi'ne konuldu.
ESERLERİ:
Nereden Başlamalı - 1901
Ne Yapmalı? - 1902
Devrimci Maceracılık - 1902
Bir Yoldaşa Mektup - 1902
Bir Adım İleri, İki Adım Geri - 1904
İki Taktik (Demokratik Devrimde Sosyal-Demokrasinin İki Taktiği) - 1905
Parti Örgütü ve Parti Edebiyatı - 1905
Sosyalizm ve Din - 1905
Moskova Ayaklanmasından Alınacak Dersler - 1906
Gerilla Savaşı - 1906
Materyalizm ve Ampiryokritisizm - 1908
Proletarya Partisinin Din Konusundaki Tutumu - 1909
Rusya'da Parti-İçi Savaşımın Tarihsel Anlamı - 1910
Avrupa İşçi Hareketi İçindeki Ayrılıklar - 1910
Marksizmin Tarihsel Gelişmesinin Bazı Özellikleri - 1910
Bir Yasalcı ile Bir Tasfiyecilik-Karşıtı Arasında Konuşma - 1911
Rus Sosyal-Demokrat Hareketi İçindeki Reformculuk - 1911
İşçi Sınıfı ve Yeni-Maltusçuluk - 1913
Ulusal Sorun Üzerine Tezler - 1913
"Kültürde" Ulusal Özerklik - 1913
İncelmiş Bir Ulusalcılıkla İşçilerin Yozlaştırılması - 1914
Ölü Şovenizm, Yaşayan Sosyalizm - 1914
Karl Marks - 1915
Friedrich Engels - 1895
Diyalektik Sorun Üzerine - 1915
Sosyalizm ve Savaş - 1915
Sosyal-Şovenistlerin Safsataları - 1915
Platonik Enternasyonalizmin Çöküşü - 1915
Avrupa Birleşik Devletleri Sloganı Üzerine - 1915
Devrimci Proletarya ve Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı - 1915
Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı - 1914
RSDİP'nin Ulusal Programı - 1913
Ulusal Sorun Üzerine Eleştirici Notlar - 1913
Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Etme Hakkı - 1914
Büyük-Rus Ulusal Gururu Üzerine - 1914
Ulusal Politika Üzerine - 1914
Sosyalist Devrim ve Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı (Tezler) - 1916
Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı Üzerine Bir Tartışmanın Özeti - 1916
Ulusal Sorun Üzerine Söylev - 1917
Ulusal Sorun ve Sömürgeler Sorunu Üzerine Tezlerin İlk Tasarısı - 1920
Uluslar ve Sömürgeler Komisyonunun Raporu - 1920
"Özerkleştirme" Üzerine Notlar - 1922
Alman Şovenizmi ile Alman-Olmayan Şovenizm - 1916
Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması - 1916
Proletarya Devriminin Askeri Programı - 1916
Emperyalizm ve Sosyalizmdeki Bölünme - 1916
Marksizmin Bir Karikatürü ve Emperyalist Ekonomizm - 1916
Nisan Tezleri - 1917
Marksizm ve Ayaklanma - 1917
Devlet ve Devrim - 1917
Kâhince Sözler - 1918
Proletarya Devrimi ve Dönek Kautsky - 1918
Oportünizm ve İkinci Enternasyonalin Çöküşü - 1915
II. Enternasyonalin İflası (Batkısı) - 1915
Kurucu Meclis Üzerine Tezler - 1917
Vandervelde'in Devlet Üzerine Yeni Bir Kitabı - 1918
Proleter Devrim ve Dönek Kautsky - 1918
Devlet - 1919
Üçüncü Enternasyonal ve Tarihteki Yeri - 1919
Proletarya Diktatörlüğü Döneminde Ekonomi-Politika - 1919
Ulusal ve Sömürgeler Sorunu Üzerine Tezler - 1920
"Sol" Komünizm: Bir Çocukluk Hastalığı - 1920
Az Olsun, Temiz Olsun
Marx-Engels-Marksizm
Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları
Burjuva Demokrasisi ve Proletarya Diktatörlüğü
Rusya'da Kapitalizmin Gelişmesi - 1899
Sayın Haluk Çağın'ın yazısından alıntıdır
MU & MARMARA
Ezoterik kaynaklara göre İnsanoğlunun ana vatanı (dünyanın en eski yerleşim merkezi), din, mitoloji, efsane, destan ve sembollerin doğduğu yer "MU kıtası"dır. Yine aynı kaynaklara göre, bu kıta yaklaşık 70.000 yıl önce üzerinde yaşayan 64. milyon insanla birlikte sulara gömülerek yok olmuştur. Yani MU kıtası hakkında anlatılanlar tamamen soyut bilgilerdir ve bu bilgileri kanıtlayabilecek hiçbir bulgu veya belge mevcut değilken bazı araştırmacı bilim adamları dünyanın çeşitli bölgelerinde bulunmuş olan tabletlerdeki yazı ve sembollerin ezoterik bilgileri kanıtlar nitelikte olduğunu ileri sürmektedirler. Henüz sembolleri dahi tam okuyamayan bu sözde bilim adamlarının yaklaşık 5 bin yıl önce yazılmış tabletlerdeki bilgilere dayanarak 70. bin yıl önceki bir uygarlığın varlığını savunmaya kalkışırlarken bu tabletlerin de ezoterik bilgilere dayanarak yazılmış olabileceğinden nedense hiç bahsetmiyorlar (5 bin yıl önce yazılmış olduğu saptanan bir tablette, 70 bin yıl öncesi anlatılıyorsa, o tabletin de ezoterik bilgilere dayanılarak yazılmış olduğunu anlamamak mümkün değildir).
Ayrıca, MU kıtasından söz eden naacal tabletlerinin Sümerler tarafından yazıldığını ileri süren bilim adamlarının ellerinde ne Sümerlerin Mezopatomya’daki varlığını kanıtlayacak bir kalıntı, ne de Sümerlerle ilgili somut bir belge mevcut değildir.
Kısacası; 70. bin yıl önce yok olan bir yerin varlığını 3-5 bin yıl önce yazılmış olan tabletlerle kanıtlamaya çalışan bazı araştırmacı bilim adamları, henüz sembolizmi okumayı öğrenmeden, ezoterik anlatıların üzerindeki örtünün nasıl kaldırılacağını bilmeden dünyanın çeşitli yerlerinde gizemli MU kıtasını boş yere aramış, ileri sürdükleri teorilerle rant sağlamaya çalışmışlardır.
Hiç kimse ortaya çıkıp da ezoterik olarak anlatılmış herhangi bir olayın kanıtının bulunduğunu iddia etmesin. Çünkü dünyadaki müzelerin hiçbirinde insanoğlunun yazılı tarihe geçtiği dönem öncesine (yaklaşık 4.000. yıl) ait din, tarih, mitoloji, efsane veya destanlarla ilgili ne bir belge ne de orijinal bir kalıntı vardır. Örneğin:
- Mu, Atlantis, eski Babil, İlk Kudüs, İlk Mekke ve daha yüzlerce kayıp yerden hangisi bulunabildi?
- İlk Kabe (eski kıble), Hz. Musa'nın Ahit sandığı, Hz. Süleyman'ın tapınağı, Nuh'un Gemisi, Ağlama duvarı, Hz.İbrahim'in kırmayıp, insanlara delil olarak bıraktığı put ve diğer kutsal emanetler nerede?
- Nerede o ballandıra ballandıra anlatılan muhteşem hazineler?
- Nerede dünyaca ünlü İskenderiye kütüphanesi?
Ne bu yerler ne de kutsal emanetler kayıptır (bana göre). Bunların tümü ilahi plan gereği dünyamız üzerinde kurulmuş olan küçük bir dünyada (sembolik dünya) mevcuttur ve sadece geçici bir süre için insanlardan gizlenmiştir. Bütün mecazi anlatımların (din, tarih, mitoloji, efsane ve destanların) kökeni işte bu küçük dünyadır.
Bu küçük dünyada sergilenen resim, yazı ve şekillerin tamamı insan gözünün algılayamayacağı bir şekilde (devingen serapis olarak) doğaya işlendiğinden onları sadece uzman inisiyeciler görebilmekte, ancak gördüklerini üstü örtülü olarak anlattıkları için anlatılanlar anlaşılamamaktadır (bir süre daha anlaşılamayacaktır). Çünkü Gayb alemi’nin nasıl bir yer olduğunu anlamak için önce "Serapis" sözcüğünü gerçek anlamını bilmek gerekir ne yazık ki bu henüz bilinmiyor. Örneğin:
Ünlü araştırmacı yazar E.V. Daniken dahi serapis kelimesinin gerçek anlamını bilmemektedir. E.V. Daniken, "Sfenks'in Gözleri" isimli kitabında yerlerde sürünen bir heykelin öyküsünü şöyle anlatıyor:
"Çok garip: Ptolemaios sülalesinden ilk kral (İ.Ö. 304-284), bir yerlerde pislik içinde sürünen ağır bir heykeli İskenderiye'ye taşıtmıştı. Bunun neyi betimlediğini ise kimse bilmiyordu. Orada hazır bulunanlar içinde yalnız Rahip Maneto kralını aydınlatabilirdi. Maneto'ya göre, esrarengiz figür bir serapis'dir (serapis, tanrısal boğanın Yunanca adı).
Plütark tarafından aktarılan bu olaydan ilginç bir sonuç çıkarılabilir. Kralla bütün maiyetı buradaydı. Bir boğa heykelini bile tanıyamayacak durumdaydılar. Niçin mi? Heykel "Olağanüstü bir yaratığı" betimlediği için. Bunu açıklayabilecek tek kişi Rahip Maneto'ydu."
E.V.Daniken'in sözünü ettiği olay da ezotorik bir anlatıya dayanmaktadır ve açıklaması aşağıdaki gibidir.
Doğa üzerine gözü aldatacak şekilde belli belirsiz yapılmış değişken resim ve şekillere serapis, serapis'lerin bulunduğu yere de “Gayb Alemi" denilmiştir. Mana alemi olarak da anılan bu yer aynı zamanda "Akaşik kayıtlar"ın da bulunduğu yerdir ve ancak bakmasını bilen insanlar tarafından görülebilir. Gayb aleminin bu özelliğini bilmeyen biri (ki, o dünyanın en iyi uzmanı da olsa) bu aleme senelerce baksa, yine de hiç bir şey fark edemez (E.V. Daniken'in sözünü ettiği kral ve maiyeti gibi), fark etse de gördüğünün gerçekten var olup olmadığını anlayamaz. Çünkü bu alemde hiç bir şey tam olarak görülemez, görülse de ispat edilemez.
Çünkü, bu alemde serapis gören biri, hayal görüp görmediğini anlamak için mutlaka o cismi yakından görmek isteyecek, cisme yaklaşmaya başladığında önce onun büyüyerek dağılmaya başladığını, yanına vardığında ise tamamen yok olup, taş toprak yığınına dönüştüğü görecek ve hayal gördüğünü sanacaktır (çöl sahnelerinde sık sık işlenen bu tema ile insanlara bazı şeyler anlatılmaya çalışılmış ama kimse anlamamış).
İşte bu sebeplerden ötürü, "O’ ahrette cihetlerden, mekandan Münezzeh olarak görülebilir, fakat tam anlaşılmaz, anlaşılamayacağı için de tamamen görülmüş olamaz," denmiştir. E.V. Daniken'in sözünü ettiği heykel işte böyle bir serapis heykeldir ve ancak "açık" olanlar görebilir (Rahip Maneto gibi). O’nun nasıl görülebileceği Eski Ahit’te şöyle anlatılıyor:
“Çünkü kayaların doruğundan onu görüyorum: Ve tepelerden onu temaşa ediyorum.” (Kitabı Mukaddes. Bap 23/9,10)
"Onu Görüyorum, fakat şimdi değil: Ona bakıyorum, fakat yakın değil.” (Kitabı Mukaddes. Sayılar. Bap 16/16,17)
Demek ki O’nu görmek için önce O’nun bulunduğu yere, yani X dağına gitmek ve oradaki tepelerden uzaklara bakmak gerekiyor.
Homeros'un kahramanı Odysseus'un yaklaştıkça kaybolan vatanı İthaka da işte böyle bir yerdi, ne yazık ki yorumcular Odysseus'un gördüğü serapis’lerin ne olduğunu anlamadıkları için, olayı hayal görmek olarak yorumladıklarından bu anlatı üzerinde gereği kadar durulmamış, durulmadığı için de sembollerin üzerindeki sır perdesi aralanamamıştır.
Bir olayın resim, şekil ve sayılarla anlatılmasına sembolizm denildiği hemen hemen herkes tarafından bilinse de, sembolizmin gerçek vatanının neresi olduğu, hangi amaçlar doğrultusunda kullanıldığı henüz bilinmemektedir (seçilmiş kişiler haricinde). Çünkü ilk örnekler'in (semboller’in) gerçek yeri ve amacı insanlar istenilen düzeye gelene kadar (önceden belirlenmiş bir zaman için) kendilerinden gizlenmiş, onlardan gayb'e, yani görülemeyene inanmaları istenmiştir.
Elde ettiğim bilgi ve bulgulara göre, İlk semboller, maddi ve manevi dünyalara ait bilgileri insanoğluna öğretmek amacıyla, fakat onun bulamayacağı bir yerde ve göremeyeceği bir şekilde doğaya işlenerek meydana getirilmiştir (doğmuştur). Ve bu yer Marmara bölgesindedir. Bu yüzden batık MU kıtası'nın yeri Marmara Denizidir.
Mu kıtasının trans halinde çizilmiş olan haritasını (aşağıda) inceleyenler, onun Marmara denizinin tam bir kopyası olduğunu görebilirler. Mu'nun Pasifik okyanusuna çizilmesinin birçok nedeni olabilir. Örneğin: "MU" insanlardan gizlenmiş bir yerdi, belirlenen zamandan önce kesinlikle bulunmaması gerektiğinden Marmara'nın haritası MU adıyla Pasifik okyanusuna çizdirildi. Böylece MU'yu arayanlar onu gerçek yerinde (Marmara'da) değil, Pasifik okyanusunda boş yere arayacak, bulamayınca da bu yerin gerçekten batmış olduğuna inanacaklardı. Bu önlem sayesinde hem insanoğlunun ana vatanı bulunamayacak, hem de gerçeklerin ortaya çıkarılması için zemin hazırlanmış olacaktı. Istanbul üzerine anlatılan olayları ve kehanetleri dikkatle inceleme zahmetine katlananlar MU’nun Marmara'da olduğunu ima eden yüzlerce belki de binlerce ipucu bulabilirler (Bunları zaman zaman açıklamaya çalışacağım).
Şimdi hep beraber düşünelim.
- 70.000 yıl önce sayının ne olduğu henüz bilinmezken MU'da 64. milyon insan yaşadığı nasıl hesaplanmış olabilir?
- Acaba kadim inisiyeciler Mu kıtası olayıyla bizlere geçmişi değil de, gelecekte yaşanacakları mı dile getirmişlerdi, yani ezoterik bilgiler MU'nun battığını değil de, batacağını mı anlatıyor?
II BÖLÜM
MU, sembolik bir yer olduğundan Marmara denizi ile hiçbir ilgisi yoktur. Ekteki MU haritası ile bizlere MU’nun nerede battığı değil, nerede bulunduğu anlatılmakta, bu gizemli yerin aranıp bulunması istenmektedir. Bu yer bulunduğunda 70.000 yıl önce MU’da matematik ile geometrinin çoktan keşfedilmiş, dünyanın enlem ve boylamlarının hesaplanarak Kutsal dağın yamaçlarına kaybolmayacak bir şekilde kaydedilmiş olduğu görülecek, böylece İlahi Plan’ın bir halkası daha yerine oturtulmuş olacağından yeni bir dönem başlayacaktır. Bu dönem bazılarına göre “Kıyamet” bazılarına göre ise “Altın Çağın” başlangıç dönemi olacak, yani bu yeni dönemde insanlar tüm sırlara vakıf olacak, doğru ve yanlışlar ortaya çıkacaktır.
Kayıp kıta “MU”nun Marmara ile olan ilişkisini yaptıkları astral seyahatlerden bilen kahinler, dinlerin MU denilen yerde doğduğunu, yaratılışın bu kıtada başladığını, matematik geometri ve sembolizmin bu kıta da keşfedildiğini “İlk Kıble”nin ve daha birçok kayıp yerin yine bu kıtada olduğunu defalarca anlatmışlar ve hatta Marmara’yı ziyaret ederek “Dünyanın Merkezi” olarak adlandırılan yerdeki kutsal emanetleri aramışlar; bu gizemli yeri bulamayınca da, gelecekte Papalığın kalkacağını ya da yedi tepeli kente taşınacağını kehanetlerinde dile getirmişlerdir. Yedi tepeli kent, hem eski Roma’nın, hem İstanbul’un [Costantinepolis] sembolik dünyadaki adlarıdır. Bu yüzden bütün yollar (bilgiler) Roma’ya çıkar denilmiştir ve gerçekten de öyledir (Çünkü burada sözünü ettiğim Roma, İskenderiye Kütüphanesi gibi yakılarak yok edildiği ileri sürülen Roma kentidir).
Çünkü gerçeği araştıranlar hangi konuyla yola çıkarlarsa çıksınlar (din, mitoloji, efsane, destan, tarih vs. gibi), o yol onları sembolik dünyanın merkezindeki noktaya, yani İlk Kıble’ye götürmektedir. İlk Kıblenin sembolü, “ortasında nokta bulunan bir dairedir”. Daire dünya küresini, ortasındaki nokta ise dünyanın merkezini simgelemektedir. Bu amblem aynı zamanda sembolik dünyanın “Kuzey Kutbu”nu da simgelediğinden şöyle yorumlanmaktadır:
“Ortasında bir nokta olan daire, MU uygarlığında tanrının gökten bakan gözü olarak kabul edilir. Zaman içinde bu nokta tek tanrı inancının simgesi olmuştur" (Necmettin Ersoy “Görünenden Görünmeyene sf. 75)
“Geçmişte Ejderha takımyıldızının gökkürenin kutup noktasında yer aldığını biliyoruz. Yıldız mabetlerinde, Ejderha en üst seviyedeki veya yönetici takımyıldız olsa gerekti.”
“Ejderhanın yedi anlamı vardır... Teslis’in ikinci şahsı, yani Oğul’dur; Sembolü de Ejderha takım yıldızıdır. Gökkubbede, değişmez olan Baba (yani Kutup, sabit bir nokta) ile değişken olan madde arasında yerleşik olan Ejderha, Kutuptan aldığı tesirleri maddeye aktarır. Ejderha’nın Yedi Yıldızı, İncil’in Vahiy bölümünde nın elinde yer alan yedi yıldızdır. ‘Ejder’ deyimi, en dünyevi anlamıyla, Bilgelere atfen kullanılırdı. Poseidon bir Ejder’dir; İyi ve Mükemmel bir yılandır.” (Bilim Araştırma Merkezi. Piramitler. Sf. 48,49)
Yukarıda, Kuzey Kutbunun (İlk Kıble’nin) aynı zamanda Gök Kubbe olduğu, Baba’ın Yedi Yızdız’la (yedi kollu şamdan) birlikte değişmez bir biçimde Gök Kubbe’de yer aldığı, anlatılmaktadır. Çünkü, Kutsal dağdaki gök kürenin kutup noktasında hem Ejderha takımyıldızı, hem de Baba’nın kendisi yer almaktadır (serapis olarak). Aşağıdaki ayeti dikkatle okuyanlar anlatılanların sembolik dünyaya ait olduğunu kolaylıkla anlayabilirler
“Ve Allah dedi: Gündüzü geceden ayırmak için gök kubbesinde ışıklar olsun; ve alametler için, ve vakitler için, ve günler ve seneler için olsunlar; ve yer üzerine ışık vermek için gök kubbesinde ışıklar olarak bulunsunlar; ve böyle oldu. Ve Allah, daha büyük olan ışık gündüze hükmetmek için, ve küçüğünü geceye hükmetmek için, iki büyük ışık yaptı; yıldızları da yaptı. Ve yer üzerine ışık vermek, ve gündüze ve geceye hükmetmek, ve ışığı karanlıktan ayırmak için, Allah onları göklerin kubbesine koydu.” (Tekvin. Bap 1/14,-18.)
“O, kara ve denizin karanlıklarında kendileri ile yol bulasınız diye sizin için yıldızları yaratandır. Gerçekten biz, bilen bir toplum için ayetleri, geniş, geniş açıkladık.” (Kur’an)
Ayetlerde, sembolik dünyadaki siyah ve beyaz renklere, Alametlere, yol gösterici yıldızlara, yani ilk örneklere (Kutsal Emanetler’e) dikkat çekilmekte, anlayan kimseler için bu ayetlerin çok açık olduğu anlatılmaktadır. Yandaki fotografta “Gök Kubbe,” Gök Kubbe’ye konan Işık ile siyah beyaz renklerin ne ifade ettiği açık olarak görülmekte, böylece ayetlerde anlatılanların doğru olduğu kanıtlanmaktadır.Çünkü fotografta görülen yer hem Gök Kubbe, hem de İlahi Plan şemasında Kuzey Kutbu olarak belirtilen yerdir. İşte bu yüzden “Ortasında bir nokta olan daire, MU uygarlığında tanrının gökten bakan gözü” olarak kabul edilmiştir. Sembolizm’i okuyamayanlar bu gerçeklere asla ulaşamazlar, yaptıkları tefsir ve yorumlar da yanlış olur
Çünkü Sembolizm, herkese açık olmayan bir düşüncenin veya bir olayın resim, şekil veya sayılarla aktarılma şeklidir. Mutlu Payaslıoğlu’nun da belirtiği gibi, “Sembolizm, sırların evrensel dilidir. Gizleyerek açıklar, açıklayarak gizler. Özellikle gizli tutulması gereken birçok ezoterik bilgi sembollerle anlatılmış, yani doğrudan doğruya bir düşünce, bir bilgi izah edilmemiş, üstü adeta örtülerek bohçalandıktan sonra aktarılmıştır.”
Kısacası: sembolizm vasıtasıyla anlatılanların doğru veya yanlış okunması sonucu din, mitoloji, efsane ve destanlar meydana gelmiştir Bu yüzden de herhangi bir sembolün gerçek anlamını araştıran kişi veya kurumların din, mitoloji, efsane, destan, masal, şiir ve tarih dallarında da araştırma yaparak topladıkları parçaları yerli yerine oturtmaları gerekmektedir..
Yazı Nedir?
Dildeki sözcüklerin, duyguların, düşüncelerin belli işaretlerle; kağıda, taşa, toprağa, tahtaya... dökülmüş biçimine yazı denir. Konuşma dilinin aracı ses ise yazı dilinin aracıda yazıdır. Yazının düşünceyi ortaya koymada, yaymada ve iletmede önemi büyüktür. Düşünce ve sanat ürünlerinin doğuşunda ve yayılmasında yazı önemli bir etken olmuştur. Kimi tarihçiler, uygarlığın başlangıcını yazının bulunuşuna bağlar. Çünkü yazı belli bir uygarlığa erişen toplumların anlaşma aracıdır.
Yazının Bulunuşu ve Gelişimi
Yaşamımızda vazgeçilmez bir yer kazanan yazı birden bire ortaya çıkmamış, binlerce yıllık bir gelişme sürecinde sistemleşmiş, bugünkü halini almıştır. Bugün kullanılan yazıların bulunmasına kadar çeşitli yazılar kullanılmış sonunda hep kolay okunup, yazılabilen yazılara varılmıştır.
Yazı sözcüğü, sözü çizgilerle gösterme sistemi anlamında düşünülürse en eski yazı örnekleri insanla birlikte başlar. En ilkel toplumlar bile sesten başka anlaşma yöntemlerine gerek duymuşlardır. Yazı öncesi toplumlarda insanın konuşma dilinden başka birçok iletişim tekniğinden de yararlandığı biliniyor. İşaret ve resimler, haberleşme simgesi olarak kullanılan belli nesneler, düğümler anlaşma için başvurulan seçeneklerden bazılarıdır. İncelemelere bakılarak, en eski insan topluluklarının bu seçeneklerin hepsini kullandıkları varsayılabilir. Kuşkusuz bunların kullanımı ve geliştirilmesi, insanoğlunun doğal çevresi ile olan ilişkisinin ve yarattığı toplumsal çevrenin düzeyi ile ilgilidir.
Örneğin; düğüm atarak hesap yapma, hesabı tutulacak alışveriş ilişkilerinin olmasını gerektirir.
Figür öncesi şekillerden stilize resimlere doğru bir çizim/resim geleneğini yaratanlar, resim kökenli ilk yazı biçimlerine hazırlık aşamasını oluştururlar. Bugün kullanılan yazının atalarıolan hiyeroglif yazının ve çivi yazısının kökleri çok eski dönemlere paleolitik çağlara uzanır. Duygu ve düşüncelerin sözcüklerle ve kavramlarla ifade edilebilecek şekilde kayıt edilmesi biçimindeki yazı, M.Ö. 3000’lere doğru Mezopotamya’da hemen sonra da Mısır’da ortaya çıkar. Yazı, yalnızca bir iletişim aracı olarak değil, insanın simgesel düşüncesinin ulaştığı bir dönüm noktasıolarak da insanoğlunun kültürel değişme sürecinde uzun bir arayışın, denemenin ve birikimin sonucudur. Yazının tarihi, kültür tarihi gibi tarih öncesi çağların derinliklerindedir (Zıllıoğlu, 1990).
.
Akropolis, Atina'nın tam ortasında yükselen, tepesi tabak gibi düz, sarp bir kayalığa verilen addır. Eski Yunan dilinde bu sözcük yukarı kent anlamına gelir. Çok eski çağlarda Akropolis, Eski Yunanlıların oturduğu ve buradan çevre köylere egemen olduğu gerçek bir kaleydi, aynı zamanda bir din merkeziydi. Bir ara Persler tarafından yıkılmış, sonra Perikles'in öncülüğüyle, M.Ö. 450 yıllarına doğru yeniden yapılmıştı. O çağların ünlü heykeltıraşı Pheidias ve başka güçlü sanatçılar bu işte çalıştılar.
Akropolis'in batı yamacında, anıtsal kapılarıyla ziyaretçileri karşılayan ilk yapı Proplyleia'dır. Yapının, çok büyük boyutlarda olan kemerleri ince mermerden yapılmıştır. Bunun az ötesinde, Athena Nike'rim küçük tapınağı vardır. Daha sonra, mat altın rengindeki mermerleri ve kusursuz sütunlarıyla görkemli Parthenon Tapınağı gelir.
Yüzyıllara karşı koyabilmiş son anıt Erekhteion'dur. Adını Eski Yunan'ın efsane krallarından ilki olan Erekhteios'tan almıştır. Burada sütunların yerini kadın heykelleri alır. Bunlar, kimi gülümseyen, kimi somurtan, hepsi mağrur altı Karyatid Kızı'nın heykelidir.

Parthenoıı Tapınağı, Akropolis'in doruğuna dikilmiş bir zafer anıtıydı; Atinalıların savaş başarılarını kutluyordu. Vaktiyle bu tapınakta, kentin koruyucu tanrıçası olan Athena'nın dev bir heykeli yer alırdı.
« Önceki ::